YA ADİL DÜZENE EVET DİYECEĞİZ - YA REZİL DÖNEME BOYUN EĞECEĞİZ





12 eylül 2010 TÜRKİYE referanduma gidiyor. Bu referandumun ülkemiz vatandaşı  için ne gibi faydaları olacak ne gibi düzenlemeler getirecek kısaca bir değerlendirme yapmadan önce referandumun anlamını bilmek gerekiyor.  Referandum  genelde anayasa değişikliği, yasaların kabulü veya çok önemli meselelerde halkın iradesini belirlemek amacıyla yapılan oylamadır.

EVET halkın iradesini belirlemek amacıyla 12 eylül 2010’da yapılacak referandumda öncelikle siyasi kimliğimizi bir kenara bırakmak gerektiğini vurgulamak istiyorum.  Çünkü yapılacak yeni düzenlemelerle ülkemizde taşlar yerinden oynayacaktır.  Neden mi çünkü bugüne kadar gerek  insan hakları ihlali gerekse çocuk hakları ihlali gündemimizde hiç düşmemiştir. Güçlü olan güçsüzü ezmiştir. Yargı vermiş olduğu kararlarla halkımızı şok etmiştir..  Örnek olarak 1kğ baklava  çalan ile bir bankayı batıran ( içini boşaltan) arasındaki fark her şeyi gözler önüne sermiştir.  Güzelim ülkemizde hukukun sağlıklı işleyişi için sağlıklı bir EVET yeterli olacaktır. Tabi oyun rengi size kalmış ama sandığa gitmeden önce maddeleri tek tek okumanızı tavsiye ederim. Çünkü bu maddelerin işleyişi sizin kendi şahsınızın karşısına çıkmayacağı ne malum.     Aslında maddeleri tek tek yazmak isterdim ama önemli bir kaçını yazmak istiyorum . lütfen okurken elinizi vicdanınıza koyunuz. Karar mekanizmanızda parti liderlerinin demogoji  (Demogoji, toplumun duygularını ve önyargılarını kullanarak var olan gerçekleri farklı şekilde gösterme sanatıdır) yaptıkları net olarak ortadadır.

1. 
Kadınlarımız, çocuklarımız, özürlülerimiz, yaşlılarımız, gazilerimiz şehitlerimizin dul ve yetimleri her alanda sağlıklı bir hizmet almalarına olanak sağlanması.

Çocuk istismarının önüne geçilmesi

3. Dini, dili, ırkı, ne olursa olsun fişlemenin önüne geçilmesi.

4.
 Elitlerin hukukundan, hukukun üstünlüğü için.

5. 12 eylül darbesini yapanlardan ve onlara bu gücü veren karanlık ellerin yargılanması.

6. Yüksek askeri şura kararıyla ordudan atılan (İslami değerlere önem verenlerin) mahkemelerde  haklarını aramalarının önünün açılması.

7. Mahkemelerin halk tarafından seçilen hükümetlerin üstünde olmayacağı.

8. Hakim ve savcılarımızın kendileriyle doğrudan ilgili olan HSYK üyelerini seçmede özgür olmaları.

9. HSYK’nın ihraç kararı alırken yargı denetimine alınması.

10. Memurlara toplu sözleşme hakkının verilmesi. vs. vs.

İşte anayasa değişikliği, yasaların kabulü veya çok önemli meselelerde halkın iradesinin  söz sahibi olduğu bu referandumda halkın menfaatine  sağlıklı bir EVET demek için kararınızı  siyasi liderlerin demogoji yaparak sizi aldatmasına izin vermeyiniz. Sırf meydanlarda şov yaparak konuyu başka tarafa çekmeye çalışan siyasiler anayasa değişikliği ile ilgili konuşacağına konuyu saptırarak başka yöne çekmeye çalışmaktadırlar.

Çünkü bu düzenlemelerle öncelikle ülkemiz azınlıklarını (elit-elitizmleri) kendi tekelinde olan  Yargı, asker ,mafya, terör,  derin güçlerin  vs. vs.  saltanatının biteceklerini anlamışlarki referandumu sabote etmek ,hükümetin  çalışmalarını yıpratmak için terör devreye girmiştir. Önce inegölde bir alacak meselesinden çıkan kavgayı bahane ederek halkı sokağa döken derin güçler, akabinde dörtyolda  4 polisimizin şehit  edilmesi. Tabi inegöl’de halkı galeyana getirenlerle, dörtyol’da asker ve polisin çalışma koşullarını zorlaştıran kişiler aynı düşüncede olmaları kimin nerde olduğunu hangi safta yer aldığı kafaları karıştırmaya devam ediyor.

Referandumda hayır oyunu kullanacak olan siyasi parti, stk, bilim adamları,  sanatçılar arasında hiçte beklemediğimiz kişilerin yer alması şaşırtmaya devam ediyor.  Özellikle hayır cephesinde en önde yer alan 12 eylül 1980 darbesinde hakları gaspedilmiş, işkenceye uğramış, MHP ve BTP’lilerin hayır kampanyasında hayırszlık olduğunu bildiği halde hayır kampanyasında yer almaları manidar bulunmaktadır. Aslında medyanın pekte görmezden geldiği iş,aş haydar baş’ın hayır kampanyası başlatmasıda şaşırtıcı değilmi sizce.  Zaten CHP’den bahsetmeye gerek yok her zaman olduğu gibi elitlerden yana halka düşman,  statökucu ruhlu bir parti olduğunu bilmeyen kalmadı. Eğer dikkat ettiyseniz dünyanın her yerinde elit olmayanların oy verdiği partiler sol partilerdir. Ama ülkemizde tam tersi elit, ulusalcı, kafatascı, nerde derin güç varsa hepsi chp’de.  Hayırda hayır olduğunu sananlara maddeleri tek tek okuyup değerlendirdikten sonra hayırsızlığa düşmemeleri için kararlarını sağlıklı vermelerini  öneririm.

EVET  referanduma kısa bir süre kaldı. EVET-de karar kılanlar 13 eylül 2010’da itibaren sadece anayasa değişikliğine oy vermiş olmayacaklar aynı zamanda …

Darbeye ve darbeciye karşı dik duruşa EVET

Ergenekon terörüne bulaşanların yargılanmasına EVET

Hortumcuların, hırsızların, kalpazanların adilce yarğılanmasına EVET

Askerin sivilden üstün olmadığına hukukun eşit işleyişine EVET

Dini  bütün askerlerin yaş kararıyla  fişlenmesi akabinde hukuki sürecini başlatmasına EVET

Bacılarımızın başörtüsüyle eğitimine devam etmesine EVET

Kadın,çocuk,özürlü,yaşlı,gazi,şehitlerimizin dul ve yetim  haklarına EVET

Elitizmin değil, hukukun üstünlüğüne EVET

Borç alan değil, yardım eden bir yapıya EVET

Türk- kürd, alevi- sunni, sağcı-solcu’nun bir arada rahat yaşamasına EVET

Milli ve manevi değerlere önem vermeye EVET

Dini, dili, rengi ne olursa olsun huzurlu yaşamaya EVET

Terörün dini, dili, ırkı ne olursa olsun mücadelede kararlı olmaya EVET

Çocuklarımıza torunlarımıza daha adil bir hukuk bırakmak için EVET

Batıya kucak açan, doğuya sırt çeviren zihniyetin yok olmasına EVET

Vatandaşlarımızın güvenli ve huzurlu yaşamasına EVET …

HAZIR MIYIZ ARKADAŞLAR..

Her şey halk için her şey geleceğimiz için diyorsak EVET’te kararlı olmalıyız. Arkadaşlarımıza, dostlarımıza, komşularımıza, müşterilerimize, herkese anayasa değişiklik maddelerini tek tek anlatmalıyız. Kararlı ,azimli ve sabırlı olalım etrafımızı uyaralım. Elitizmin tekelinde olan yargının nasıl bir hukuksuzluk sürecinde olduğunu anlatmaya gayret edelim. Mutlaka halkın kararı üstün olacaktır.

YA ADİL DÜZENE EVET DİYECEĞİZ  -  YA REZİL DÖNEME BOYUN EĞECEĞİZ


GERÇEK ADALETİN YAŞANDIĞI TOPLUMLARDAKİ HUZURU ÖZLEDİK.


Mehmet Emin KULA

Ey Güzide Yar!


Ey Güzide Yar!
Bize Senin aşk u rahmetini terennüm edecek o ince,o nezih,sevimli sözleri hatırlat ve öğret ki biz,huzur-u keriminde o sözlerimizle Senin merhametini kazanalım..
"Ey her yeri ağyarı yar eden"
Ey ALLAH'ım,Senin vuslatını umarak ölmek hoştur.Fakat,ayrılığının acısı ateşin üstündedir.Kafir bile cehennemde"Bana bir baksaydın,cehennemde olduğuma gam mı çekerdim"deyip durur.Çünkü o bakış,bütün eziyetleri tatlılaştırır,büyücülerin el ve ayaklarının kan diyetidir o bakış.
Ey her ağyarı yar eden,ey dikene gül libası ihsan eyleyen!
Toprağımızı ikinci defa olarak yine süz de "hiç birşey" olmayanı yine "birşey"haline getir!Bu duayıda önce Sen emrettin,yoksa bir toprak parçasında Sana dua etmeye kudretmi olurdu??
Ey hikmetine hayran olduğumun Rabbi,madem ki dua etmemizi emrettin,bu emrettiğin duayı Sen kabul et..
EY RABBİM iyiki kalbimizden geçenleri biliyorsun.Ve iyiki biz kalbimizden geçenleri bildiğini biliyoruz

بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم


بِسْــــــــــــــــــمِ اﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

قَالُواْ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا إِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Meali:
...Melekler: «Seni bütün eksikliklerden tenzih ederiz Ya Rab! Bizim için, senin bize bildirdiğinden başka bilgi mümkün değildir. O her şeyi bilen hüküm sahibi sadece Sensin Sen!» dediler.BAKARA suresi, 32. ayeti" tefsiri

Evlenirken attığınız adım ne kadar büyük


Evlenirken attığınız adım ne kadar büyüktü bilmem?
Ne kadar konuşmayı istediniz eşinizle?
Yorulunca birbirinize nasıl destek verdiniz?
Kim taşıdı diğerini,kim kaldırdı düşeni?
İlk adımı birbirinzden mi beklediniz yoksa?
Neler düşlediniz bu uzun soluklu maratona başlarken?
Evlenmek kolay,sürdürmek zordur.Çaba,gayret,sabır,eğitim ister.
Biz ehliyet alırken bile sürücü kursuna gideriz ve trafik bilgilerini ezberleriz.ama evlenirken....
Evlilik nedir?Niçin evleniyoruz?
Bu cevabları gerçekten bilmek istiyormuyuz?
Evlilikle ilgili hayaller kuruyoruz,koltuklara ,takılara,halılara,çeyizlere milyarlar veriyoruz.
Ama ''Geçinme sanatı,mutlu olma sanatı,ve evlilikte çatışma çözme sanatı''gibi hayatımızı etkiliyecek konularda bilgi edinmiyor ve rasdgele bir evlilik felsefesi ile evleniyoruz.
Bu felsefeyi zaten bizden önce büyüklerimiz belirliyor.''Gelinlikle çıktığın bu eve kefenle dönebilirsin!'' yada ayrılık şerefsizliktir''gibi.
Şimdi bu felsefe değişti tabi.''Sakın çekinme,geçinemezsen bırak gel!'',''gidebileceği yere kadar,ölene kadar değil!'' şeklinde...
Boşanma dillerde sakız olmuş..Fedakarlık ve sabır ise unutulan şeyler.
Evlilikleri sürdürme çabası yok.Eşlerde birbirine güvenmiyor.
Güven olmayınca,saygı ve sevgi dünden terk ediyor yuvaları.
Evlilik felsefesi olmadan eşler ortak bir kültürle,ortak bir hedefe kitlenmeden mutluluk olmuyor.
Evlilik dilinde kavramlar yeniden yorumlanmalı aslında.
Ben-sen yerine ,biz...
Kullanma yerine, paylaşım...
''TAş fırın ''yada ''lıght'' yerine,''beyefendi''
''Bireysel özgürlükçü ''bayan yerine,''ailece özgürlüğü benimseyen'' hanım efendi olmak...
Sevgiyi öldüren emirler yerine, sevgiye yol açan ricalar...
''Kızdım içime gömdüm''demek yerine,''açık iletişim''kurmak...
''Tekdir(azarlamak)''yerine''takdır etmek gibi...
Evlendiğiniz eşiniz;sizin dünyanız ve ahıretinizdeki yeriniz belirlemede en etkin kişidir.
Sizin için çok önemlidir.
O,babanızın,annenizin gelini,damadı değil;sizin kaderinizdir
Sizin eşinizdir.
Eşler zihinlerinde binlerce kişiyle evlenirse oturdukları 2 kişilik koltukta,akıllarındaki kişilerle oturmak zorunda kalırlar ve sığamazlar.O ev,o koltuk,onlara dar gelir.
Geçmiş geçti artık ,şimdi var.
Ama bir çok insan,geçmişin pişmanlıkları,geleceğin endişesi ile şimdiyi yaşayamadan,çoğu zaman bir gün bile
 yaşamadan bu hayattan göçüp gidiyor.
FARKLILIKLARINIZI KABUL EDİN
Evliliklerde atılan ilk adım,alınan tembihler (!)çerçevesinde eşimizi,kendi isteğimiz yönünde,aklımızdaki eş tipine benzetme ve bu uğurda her türlü kabalığı mübah görme eğilimidir.
Her insan kendisidir.parmak izi gibi eşsizdir.Onu tanımak ve farklılkları olduğu gibi kabul etmek gerekir.
_Erkekler genelde sonuca odaklanırlar.Kadınlar,sonuçla birlikte,sonuca giden yoldakikere de...
-Kadınlar bir anda birden çok işe odaklanabilirler.erkekler ise odaklandıkları işi daha iyi yapma gayretiyle,çoğunlukla başka bir işle ilgilenmezler.
-Kadın ve erkeklerin stres tepkileride farklıdır.Kadınlar strese girince konuşur.erkekler strese girince susar.
Ayrıca kadınların günlük konuşma ihtiyacı günde 24 bin kelime,erkeklerinki ise 12 bin kelimedir.
erkekler çalışıyorsa,genelde bu sermayelerinin tamamamını yada 10 binini kullanıyor.Kadınlarda çalışıyor,toplantılara günlere gidiyor ise ,24 bin kelimenin ancak 12-18 binini kullanıyor.
Geriye akşam evde paylaşılması gereken;erkek için 2 bin,kadın için ise 12 bin kelime kalıyor?Bu durumda,uyuklayan erkeklerin başında konuşan hanımların olması yada telefon faturalarının yüksek gelmesi tabii değil mi? :)
Konuşmak gerçekten bir ihtiyaçtır.Dinlenilmek,önemsenmek de her insanın vazgeçilmez ihtiyacıdır
kadınlar konuşurken,akıl almak ister,ama çözüm için emirler almak istemez.konuşarak rahatlar.
Erkekler ise genelde problemlerini çözene kadar susarlar,içine kapanırlar.Eşlerinin yardım isteğini redederler.
Millet olarak herkesin sorununa,devlet politikalarına,her yere rahatça burnumuzu sokup çözüm teklifleri geliştiririz.Ne varki,kendi problemlerimizi çözme konusunda böyle bir hassasiyet göstermeyiz.Bir çözümün parçası olmayınca;çevredeki bütün akraba ve komşular,arkadaşlar bizim yerimize söz sahibi olur.

Saptırılan Demokrasinin Hikayesi


Batıda ve Doğuda,her lider ve önderin gönlünde yatan aşk ve kara sevda haline gelmiş olan sevgili leyla,demokrasidir.Hepsinin tek özlemi,demokrasiye ermektir.
Bunların sevgili leylası olan demokrasi ise, bir türlü istikrar bulmamaktadır.Onlar,bir vadiden yürürken onların sevgili leylaları olan demokrasi ise başka vadide yürümektedir.Ne onlar demokrasi ile ve ne demokrasi onlarla bir türlü buluşmamamktadır.
Bu demokrasi aşıkları,birer yalan makinesi gibi yalandan başka hiç bir şey üretmemektedir.Dilleri bir söz söyler,peşinden ise yaptıkları iş ve davranışları onu bozar.Hürriyetten,insan haklarından söz ederler.fakat başa gelince,ağızlara ve vicdanlara kilit vurur,insan haklarını ve onurunu ayaklar altında çiğner ve hiç bir diktatörün hayatında yapmadığı zulüm ve haksızlıkları yaparlar.Topllumlarında ,gizli ve açık her türlü hürriyetleri kaldırmaya çalışırlar.
Onların demokrasi adına yaptıkları çağrı,yalan ve aldatmacadır.Onlar,demokrasinin '' d'' harfine bile tahammül etmezler.Demokrasiyi,asıl amacından saptırmışlardır.Onlar demokrasiyi,içten bir baskı ve dışarda ise bir itibar propagandası aracı olarak kullanmaktadır.
Amerika ve İngiltereye bakınız.bunlar,kendilerini demokrasinin bekçileri ve koruyucu olarak ilan etmişlerdir.Bunların yaptıkları zulüm ve haksızlıık ,bir başka devlette ve ülkede var mı?
Bu devlet ve ülkeler,yer yüzünü,çıkardıları savaş ve ihtilallerle kana bulamakta,zayıf buldukları devlet ve ülkelerin tepelerine binip kendilerine birer sömürge haline getirmektedirler.Bu gerçeği bu gün ,dünyada bilmeyen hiç kimse yoktur.
Bu devletler ,tüm bu gerçelere rağmen nasıl olur da demokrasinin adını ağızlarına alabilirler?
Hürriyet ve insan hakları düşmanı olan bu emperyalist devletler,demokrasiyi yozlaştırmış,asıl anlamından ve amacından uzaklaştırmışlardır.Bunlar demokrasiyi,egemenliği altında bulundurdukları ülkelerde bir baskı ve egemenliklerini sürdürme amacı olarak kullanmaktadır.Bununla istedikleri kimseleri iktidara getirmekte ve istemediklerini de al aşşağı etmektedirler...

Kır Mührünü


üşüye üşüye yürüyorsun,yürü,tamam!
'yürümek yürek işidir'diyordun ve büyümek
sarsıla sarsıla,güllerin ortasından.

sevinçler hıçkıra hıçkıra...
gülüyorsun bin kere,gül,tamam!
sağalt yüreğini,ışısın beyt-i Hüda;ki aşklar,
doğdular,doğar gibi,bir volkanın ağzından.

Mesihi bir ses çarpıyor,dağılıyor içinde;
ürpere ürpere içiyorsun,iç,tamam!
sızlayıp geçiyor sözler;sığmıyor bir yere sevdan.
...kır mührünü dilinin!
susarsa sussun dağlar,neyler biter avucundan.

günleri bir daha bölüyorsun,böl,tamam!
acıyor büyüdükçe yüreğin,biliyorsun
eksilmek hüzünlüdür,
usulca düşüyorsun zamanın yakasından.

üstüna üstüna geliyor devran ve sen hala üşüyorsun,
hala susuyorsun,kaçıyorsun hala.
sevinçler,hüzünler,geçip... -tamam!-tamam!
bu yangın ikimizindir,karışmasınlar kalbim;
aşina olmayanlar çekilsinler aradan.
Hasan Çağlayan

Israil'in Kirli Tarihi






Bazi devletlerin kirli çamasirlari vardir. Ortaya çikmasini istemedikleri, 
bilinmesinden rahatsizlik duyduklari ve bu nedenle resmi tarihlerinden çikardiklari tarihsel gerçeklerdir bunlar. Örnegin Vietnam Savasi sirasinda ABD birliklerinin o ülkedeki sivil halka karsi uyguladiklari iskence ve katliamlar—ki bunlarin sonucunda 1.5 milyon Vietnamli yasamini yitirmistir—Amerikalilar tarafindan mümkün oldugunca unutturulmak istenir. Bu gerçek savas sirasinda ört-bas edilmeye çalisilmistir, savas sonrasinda ise Vietnamla ilgili olarak çevrilen Hollywood filmleri ile ayni yol denenmistir. Bu "Rambo" filmlerinde hep Amerikan askerlerinin Vietnam'da yasadiklari zorluklar anlatilir, Amerikali birliklerinin diri diri yaktiklari köylüler degil.
Yine de Vietnam savasinin içyüzü pek çok insan tarafindan bilinmektedir. Çünkü savas dünyanin gözleri önünde yasanmis bir olaydir ve bu nedenle tam anlamiyla ört-bas edilmesi mümkün olmamistir.
Ancak baska bazi devletler, kirli çamasirlarini çok daha basarili bir biçimde gizleyebilmislerdir. Bu devletlerin belki de en basarilisi ise, Israil'dir. Siyonizm'in 1930'lu ve 40'li yillardaki tarihi sözkonusu kirli çamasirlarla dolu iken, Yahudi Devleti bu gerçekleri yalnizca gizlemekle kalmamis, dahasi kendi lehinde bir propaganda aracina dönüstürmüstür.
Öncelikle Israil'in nasil bir imaja sahip olduguna bakalim.
Israil'in Iki Yüzü
Israil, onyillardir tüm bir ulusu isgal altinda yasamaya zorlayan dünyadaki yegane devlettir. 1948'de Filistin topraklarinin önemli bir bölümünü isgal etmis ve Filistinlilerin bir kismini kendi yönetimi altinda yasamaya zorlamis, bir kismini sürmüs, hatta bir kismini da "imha" etmistir. 1967'de tüm Filistin topraklari Israil isgali altina girmistir. Ayrica Israil; Misir, Suriye, Lübnan ve Ürdün topraklarini isgal etmis, yillarca bu topraklardan çekilmemistir. Israil'in isgal ettigi bölgelerdeki halka karsi uyguladigi devlet terörü ise oldukça ünlüdür. Israil ayrica dünyanin baska bölgelerindeki acilarda da pay sahibidir: Dünyanin dördüncü büyük askeri gücüne sahip olan Yahudi Devleti, Üçüncü Dünya'daki baskici diktatörlere, fasist rejimlere destek olmus, onlara silah satmis, onlarin ordu ve gizli polislerini egitmistir. Pinochet, Idi Amin, Bokassa, Mobutu, Marcos, Noriega gibi eli kanli diktatörlerin tümü, Israil'in yakin birer müttefiki olmuslardir.
Kisacasi, Israil, oldukça "kirli" bir devlettir. Birlesmis Milletler'de aleyhine en çok karar çikartilan, ama bu kararlarin hemen hiç birini tanimayan Yahudi Devleti, dünyanin dört bir yanindaki pek çok insanin gözünde saldirgan, zorba ve küstah bir çete devletidir.
Ancak Israil'in bir baska yüzü daha vardir. Daha dogrusu Israil çogu zaman bir baska yüzle insanlarin karsisina çikar. Bu yüz, Israil'in bir "çete devleti" degil, aksine bir "mazlumlar ve magdurlar yuvasi" oldugu imajini verir. Bati'daki pek çok insan da Israil'i bu yüzüyle tanir. Bu görüse göre, Israil, dünyanin dört bir yaninda irkçilarin hedefi olan yahudilerin yegane siginagidir. Bu düsünce, temelde "yahudi soykirimi"na dayanir: Buna göre Israil, Naziler'in Yahudi irkina yönelik korkunç iskence ve katliamindan kurtulan yahudiler tarafindan kurulmus bir siginaktir. Naziler 6 milyon yahudiyi acimasizca öldürmüslerdir. Bu bir daha asla yasanmamalidir. "Bir daha asla" seklinde sloganlasan bu mantik, Israilliler tarafindan son derece ustalikla kullanilmakta ve üstte sözünü ettigimiz tüm "kirli" isler, bu yolla hasir alti edilmektedir.
Bu yolla Israil'in isgalleri ve devlet terörü mesrulastirilir: "Israil, güvenligini saglamak zorunda, yeni bir soykirim mi yasansin?" mantigi kullanilir. Israil Devleti sürekli olarak soykirim konusunu gündemde tutmakta ve bunu varliginin bir numarali mesruiyet kaynagi olarak göstermektedir. Israil'i ziyaret eden her yabanci devlet adami, ilk olarak mutlaka Yad Vashem adli "Soykirim Müzesi"ne götürülür.
Tarihin Perde Arkasi
Bu genel yorumu yapmamiza neden olan somut gerçek ise, öncelikle Nazizim ve Siyonizm arasindaki bilinmeyen tarihsel iliskidir. Soykirim Yalani adli kitabimizda bu konuyu ayrintilariyla gözler önüne serdik. Filistin'de bir Yahudi Devleti kurmak için yeterli sayida Yahudiyi Avrupa'dan göç etmeye bir türlü ikna edemeyen Siyonistlerin, II. Dünya Savasi öncesi dönemde Naziler'i—ve diger pek çok fasist hareketi—destekleyerek zoraki bir göç sagladiklarini ortaya koyduk. Almanya'yi Yahudiler'den arindirarak etnik yönden "saf" hale getirmek isteyen Nazilerle, bu ülkedeki sözkonusu Yahudiler'i Filistin'e götürmek isteyen Siyonistlerin nasil dogal müttefik olduklarini inceledik. Naziler'in Alman Yahudilerine yaptiklari baski ve zulümlerin, Siyonist liderler tarafindan neden sevinçle karsilandigini ve iki tarafin ne gibi isbirlikleri gelistirdiklerini ortaya çikardik.
Soykirim Efsanesi Nasil Dogdu?
Nazi Almanyasi'ndaki Yahudilerin baski ve iskence politikasina maruz kaldiklari konusu, Nazilerin iktidara geldikleri 1933 yilindan itibaren Bati'daki yayin organlarinda islenmeye baslamisti. Medyayi bu konuda besleyen en önemli kaynak ise birer sivil toplum örgütü niteligindeki Yahudi kuruluslariydi. Nazilerin Yahudilere karsi toplama kamplarinda sistemli bir "soykirim" yürüttügü yönündeki iddialar ise, 1942 yilinda yogunluk kazandi. Bu iddialari dile getirenler Dünya Siyonist Örgütü ve onun Batili ülkelerin hemen hepsinde kurulmus olan kollariydi. Örnegin Yahudilerin Nazi toplama kamplarinda "sabun" haline getirildiklerine dair saiyalar, ilk kez Amerika'daki Siyonist hareketin lideri ve Amerikan Yahudi Kongresi'nin (AJC) baskani olan Stephen Wise tarafindan duyuruldu. Wise, 1942 yilinda resmi bir açiklama yaparak, "yahudi cesetlerinin Almanlar tarafindan sabun, yag ve gübreye dönüstürüldügünü" iddia etti. Gaz odalari iddialari da yine ayni dönemde resmi siyonist kuruluslarin temsilcileri tarafindan duyuruldu.
Bu iddialarin genel medya tarafindan desteklenmesinin ise iki nedeni vardi: Birinci neden, Yahudi sermayeli yayin organlarinin bu konuya gösterdikleri özel ilgiydi. Ikinci ve daha önemli olan neden ise, bu haberlerin Batili ülkelerin savas halinde olduklari Nazi Almanyasi'na karsi kullanabilecek iyi bir karsi-propaganda malzemesi olusuydu. ABD yönetimi bu propagandayi çok gerekli buluyordu; çünkü "kendi çocuklarimizi neden Avrupa'da savasmaya gönderdik" diye düsünen genis halk kitlelerini savasin gerekliligine ikna etmek için, "gaz odalarinda öldürülüp sabun yapilan" masum insanlari kurtarmak kadar iyi bir gerekçe bulunamazdi. Nitekim Almanlar hakkinda buna benzer gerçek disi bazi vahset hikayeleri, I. Dünya Savasi sirasinda da Amerikan kamuoyunu ülkelerinin savasa girmesine ikna etmek için üretilmisti.
Savas yillarinda bu sekilde üretilen Soykirim söylentileri, Nazi toplama kamplarinin Amerikan, Ingiliz ya da Sovyet birlikleri tarafindan 1945 yili içinde ele geçirilmesiyle birlikte iyice güçlendi. Çünkü müttefik ordulari bazi kamplarda, özellikle Dogu Polonya'daki Belsen'de binlerce yahudi tutuklunun korkunç durumdaki cesetleriyle karsilasmislardi. Bunlarin fotograf ve filmleri dünya medyasinda yayinlandi. Bu cesetler soykirimin açik birer delili sayildilar. Oysa sözkonusu cesetlerin ölüm nedeni Nazilerin her türlü önleme ragmen bir türlü basa çikamadiklari tifüs salgini ve savasin son aylarinda Alman tasima sisteminin çökmesi nedeniyle bazi kamplarda, özellikle Dogu Polonya'daki büyük kamplarda basgösteren açlikti. Buna karsilik, daha Bati'da yer alan kamplardaki Yahudi tutuklularin gayet sihhatli ve psikolojik yönden de rahat bir durumda oldugu gözlenebiliyordu.
Nürnberg Mahkemesi
Soykirim efsanesini "adli" bir anlamda tarihsel literatüre geçiren en önemli gelisme ise, 1946 yilinda Nazi savas suçlularini yargilamak için düzenlenen Nuremberg Mahkemesi oldu. Bu mahkemede bazi "tanik"lar kürsüye çikarildilar ve toplama kamplarindaki yahudi tutuklularin gaz odalarinda sistemli bir biçimde ihma edildigini anlattilar. Bu verileri degerlendiren mahkeme, "6 milyon Yahudinin Nazi toplama kamplarinda imha edildigini, bunlarin dört milyonunun özel üretilmis imha araçlariyla katledildigini" kabul etti. Bu mahkemede delil olarak sunulan malzeme ve ifadeler, Soykirim literatürünün hala en büyük dayanagidir.
Ancak mahkeme gerçekte pek dürüst ve tarafsiz bir ortamda yapilmamisti. Nazi Almanyasi'ni yenilgiye ugratmis olan müttefikler-ABD, SSCB, Ingiltere ve Fransa-Nazi rejimini ne kadar korkunç ve acimasiz gösterebilirlerse, kendi argümanlarini o kadar iyi savunacaklarini düsünüyorlardi. Bu nedenle Siyonistlerin savas sirasinda ürettikleri tüm Soykirim hikayeleri mahkeme tarafindan ciddiye alindi ve hepsi kabul edildi.
Yahudi kuruluslari tarafindan mahkemeye getirilen "görgü taniklari", toplama kamplarinda sahit olduklari gaz odasi manzaralarini anlattilar. Bu sahitlerin verdikleri ifadelerin çok büyük bölümünün gerçeklerle uyusmadigi bugün biliniyor. Örnegin mahkemeye çikarilan ve Dachau toplama kampindan kurtulduklari söylenen pek çok tutuklu bu kamptaki gaz odalari hakkinda detayli ifadeler vermislerdi. Oysa Dachau'da "gaz odasi" olarak gösterilebilecek tek bir bina dahi olmadigi için, Soykirim literatürünün savunuculari ilerleyen yillarda bu iddiayi geri almak zorunda kaldilar. Bugün Dachau'da gaz odasi oldugunu savunan hiç kimse yoktur.
Diger toplama kamplarindaki sözde gaz odalari ile ilgili ifadelerin çogu da çeliskiliydi. Bazilari gerçeklesmeleri bilimsel yönden imkansiz hikayelerdi.
Nuremberg Mahkemesi'ne sahit olarak çikarilan en önemli kisi ise Auschwitz toplama kampinin kumandani Rudolf Höss"tü. Höss, çok önemliydi, çünkü mahkemeye çikarilan sahitlerin ezici çogunlugunun aksine bir Yahudi degil, bir Nazi subayiydi. Hem de Auschwitz'de iki yildan uzun bir süre en üst düzey yetkili olmustu. Höss "itiraflarinda", Auschwitz'in içinde "Wolzek" adi verilen özel bir imha kampi oldugunu, kendi komutasi altinda burada 2.5 milyon yahudinin öldürüldügünü söyledi. Ama "Wolzek" diye bir yer hiç bir zaman bulunamadi, dahasi Auschwitz'de 2.5 milyon Yahudinin öldügü iddiasi da bir süre sonra Yahudi tarihçileri tarafindan geri alindi. Rakam önce 1.25 milyona, en son olarak da Yahudi tarihçi Jean Claude Pressac tarafindan 775 bine düsürüldü.
Peki Höss neden yalan ifade vermisti? Basit; Höss'ü sorgulayan Ingiliz gizli servisi, ona agir bir iskence yapmis, dahasi ailesini ve çocuklarini öldürmekle tehdit etmislerdi!... Bu, bugün ispatlanmis tarihsel bir gerçektir. Höss bu durumda kendisini ve ailesini kurtarmak için her seyi imzalayabilirdi, nitekim öyle yapti.
Soykirim hikayesi Nuremberg mahkemesine dayanarak hizla büyüdü. Yahudi tarihçiler mahkeme tutanaklarindan alintilar yaparak kitaplar yazdilar. Baska tarihçiler bu kitaplardan alintilar yaparak yeni kitaplar yazdilar. Ilerleyen yillarda yeni bazi "soykirim sahitleri" çikti ve bunlar yazdiklari kitaplarla Nuremberg'teki verilmis olan ancak sonradan "siritan" bazi ifadelerin yerlerine yenilerini koymaya çalistilar. Israil'de özel bir Soykirim Arastirmalari Merkezi kuruldu. Dünya kamuoyunun soykirimi kesin bir tarihsel gerçek sanmasinin en önemli nedeni ise, Hollywood'un Yahudi sermayeli film sirketleri ve Yahudi yönetmenleri tarafindan çevrilen 100'e yakin Soykrim filmi oldu.
Soykirimin sorgulanmasi ise 60'li yillarda basladi. ABD'deki Northwestern University'den Dr. Arthur Butz, Fransa'daki Lyon Üniversitesi'nden Robert Faurisson ve pek çok "best-seller" kitabin yazari Ingiliz tarihçi David Irving sözkonusu revizyonist akima öncülük ettiler. Revizyonist akimin bugün en önemli entellektüel merkezi, California'daki Institute for Historical Review adli kurumdur.

Israil'in Terör Gelenegi
Bir süredir "baris" rüzgarlarinin estigi Ortadogu, son bir hafta içinde Israil'in Lübnan'da gerçeklestirdigi bombalamalarla yeniden isindi. Bu durum, bazilari için sasirticiydi. Bir "baris ve demokrasi sembolü" olarak gördükleri Israil'in, içi küçük çocuklarla dolu bir ambulansi nasil olup da havaya uçurdugunu, ya da sivil yerlesim bölgelerini nasil olup da fütursuzca bombaladigini anlamakta güçlük çektiler.
Oysa, Bati medyasinin propaganda ilüzyonundan kurtularak ve Israil'in gerçek kimligini göz önünde bulundurarak vaziyete bakildiginda, Israil'in sözkonusu "gazap üzümleri" operasyonunun hiç bir sasirtici yönü olmadigini görebiliriz. Çünkü Israil, bir terör devletidir; terör, Yahudi Devleti için olagan bir dis politika aracidir.
Israil'in geçmisine bir göz attigimizda ise, bu tanimi kesinlestiren yüzlerce örnek bulmak mümkündür.
Terörizmden Basbakanliga
Israil'in kuruldugu yillar, ayni zamanda Ortadogu'nun da terörle tanistigi yillar olmustu. Yüzyilin basindan beri sistemli bir "devlet kurma" programi izleyen Siyonist hareket, 1940'li yillarda Filistin'de olusturdugu terör örgütleri ile bölgeyi kan gölüne çevirdi.
Sag kanat Siyonistler, Filistin'deki Araplara ve ilerleyen yillarda da Ingilizlere karsi savasacak olan Irgun Zvei Leumi (Ulusal Askeri Örgüt) ya da kisaca Irgun adli silahli yeralti örgütünü kurdular. Irgun ve 1940 yilinda ondan ayrilan Avraham Stern'in kurdugu LEHI (Lomamei Herut Yisrael-Israil'in Özgürlügü Savasçilari), Araplar'a ve Ingilizlere karsi kanli terör eylemleri gerçeklestirdiler (LEHI, kurucusunun adindan dolayi Stern Çetesi olarak da anilir). Irgun ve Lehi'nin iki aktif teröristi, yillar sonra tüm dünyanin taniyacagi isimler haline geleceklerdi: Menahem Begin ve Yitzhak Samir!   Ikisi de, sirasiyla, Basbakan oldular.
Bu sag kanat teröristler ile sol kanat Siyonistler arasinda da gizli bir ittifak vardi.  16 Eylül 1948 günü Stern örgütünün teröristleri, Birlesmis Milletler'in Filistin arabulucusu olan ve Siyonistlerin isgal politikalarini elestirmesiyle taninan Kont Folke Bernadotte'u Kudüs'te öldürdüler. Yeni kurulmus olan Israil Devleti'nin Basbakani Ben Gurion, Stern militanlarinca gerçeklestirilen suikasti lanetledi ve Bernadotte'un BM karargahindaki cenazesine de katilarak taziyelerini sundu. Suikastin sorumlusu olan Stern üyeleri ise kayiplara karistilar. Ancak bir süre sonra bu militanlar ortaya çiktilar, hem de çok ilginç bir biçimde... Bernadotte'u vuran Joshua Cohen adli tetikçi, Basbakan Ben Gurion'un özel korumasi oluverdi birden bire.! Suikast emrini verenlerden Yitzhak Samir ise Mossad'in Avrupa masasi sefligine getirildi.(1) Ben Gurion'un basbakanliginin sürdügü bu dönemde, Samir'in de katkisiyla, çok sayida "Israil düsmani" Mossad ajanlarinca Avrupa'da öldürüldü. Kisacasi Israil'in liderleri aktif birer teröristtiler, ya da terörizmi el altindan destekliyorlardi.
Terör, Israil'in kurulmasiyla bitmedi, azalmadi da. Aksine, daha da çok kan dökmeye basladi.
Israil Tarzi Terör
... 80-100 kadar erkek, kadin ve çocuk öldürülmüstü. Çocuklari kafalarina sopalarla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kisinin canina kiyildi. Köylerde erkek ve kadinlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatildilar. Sonra da sabotajcilar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istedigi bir evin içine 2 kadin kapatmasini söyledi. Bu arada bir asker, öldürmeden önce bir Arap kadinin irzina geçtigini anlatti. Yeni dogmus bir çocugu olan Arap kadinina birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadin ve çocuk öldürüldü. 'Harika bir adam' diye nitelenen iyi yetistirilmis, iyi bir egitim görmüs kumandanlar, asagilik katiller haline gelmisti. Hem de gelisen korkunç olaylarin içinde ister istemez bu duruma düsmüs degillerdi. Aksine soykirimi ve yoketme metodlarini bilinçlice kullaniyorlardi. Onlara göre dünyada ne kadar az Arap kalirsa, o kadar iyiydi...
Üstteki satirlar, Israil'in Davar gazetesinin 9 Haziran 1979 tarihli sayisinda yayinlandi. Yazilanlar, 1948'de Dueima adli Filistin köyünün ele geçirilmesi sirasinda yapilanlara taniklik eden Israilli bir askerin katliam hatiralariydi.
Önemli olan bu satirlarda anlatilanlarin, istisnai bir terör eylemini degil, Israil'in kutsal terörünün siradan bir örnegini tarif etmesidir. Bir diger "siradan örnek", Israillilerin devlet kurduklari yilda, 1948'de Deir Yassin köyündeki Arap halka giristikleri katliamdir. Menahem Begin'in yönettigi Irgun ve Stern teröristleri, Kudüs yakinlarindaki Deir Yassin köyüne düzenledikleri baskin sirasinda, hamile kadinlarin ve çocuklarin da dahil oldugu 280 kadar Arap köylüsünü önce sokaklarda dolastirdiktan sonra kursuna dizmislerdir. Ancak bir de önemli "detaylar" vardir: Öldürülen genç kizlarin çogunun irzina geçilmis, erkeklerin cinsel organlari koparilmistir. Siyonistler bazi kurbanlari öldürmek için biçak kullanmislardir. Raporlarda "ortadan ikiye biçilen" küçük bir kiz çocugundan da söz edilmektedir.(2)
Bu sekilde alti ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayisiz baskinlarla 400 bine yakin Arap, yurdunu terketmek zorunda kaldi. Deir Yassin Katliami bu baskinlarin sadece birisiydi. Israilliler'in yillar içinde terör yoluyla bosalttiklari köy sayisi, Israil'in az sayidaki "muhalif" seslerinden biri olan Israel Shahak'in tespit ettigi rakama göre, 385'tir. Bu köylerde yasayanlarin içinde korku yöntemiyle kaçirilanlarin yaninda, Deir Yassin'le ayni kadere ugrayanlar da vardir.
Israil'in terörü, ilerleyen yillarda da kan dökmeye devam etmistir. Kibya ya da Sabra Satilla katliamlari, yine buzdaginin görünen kisimlaridir. Israilliler çogu kez bu açik eylemleri bile üstlenmemeye çalismislardir. Örnegin Israil'in 1982 yazindaki Lübnan'i isgali sirasinda Sabra ve Satilla mülteci kamplarinda öldürülen 1.500'ün üstündeki Filistinli'ler hakkinda Begin "yahudi olmayanlar, yahudi olmayanlari öldürdü, bize ne!" demisti. Oysa kisa süre sonra katliami gerçeklestiren Falanjistlerin Israil subaylarinin komutasinda oldugu ve Israil ordusunca silahlandirildiklari ortaya çikti.
Israil Tarzi Iskence
Israil'in kutsal terörünün önemli bir parçasini ise iskence olusturmaktadir. 1967'den bu yana iki milyondan fazla Filistinli'yi isgal altinda yasamaya zorlayan Yahudi Devleti, bu Filistinlilerin muhalefetini kirmak ve onlari göçe ikna etmek için sistemli bir iskence politikasi uygulamistir.
Yahudi Devleti'nin korkunç iskence yöntemleri, ilk kez Londra'da yayimlanan Sunday Times'in 1977 yilinda yayinladigi uzun bir arastirmada ortaya çikti. Belgelenen vakalar, 1967'den itibaren on yillik Israil isgali sirasinda iskence gören kirkdört Filistinlinin durumlarini ortaya koyuyordu.
Buna göre, Israil'in; Nablus, Ramalla, Hebron ve Gazze'deki hapishanelerinde, Kudüs'teki Rus sitesi ya da Moskoviya olarak bilinen sorgu ve gözalti merkezinde ve Yona, Ramle, Sarafand, Nafha gibi özel askeri hapishanelerde inanilmaz iskenceler uygulaniyordu. Sistemli dayak disinda, Israillilerin kullandigi iskence türleri arasinda; cinsel organlara elektrik verme, tutukluyu çirilçiplak buzlu suya sokma, gözleri baglanmis olan tutuklunun üzerine özel egitilmis köpekleri saldirtma, vücudun degisik yerlerinde sigara söndürme, arkadan tecavüz, tirnaklarin ve saglam dislerin sökülmesi gibi yöntemler vardi. Bazi tutuklularin kizlari da tutuklanmis ve bunlara babalarinin gözü önünde tecavüz edilmis, sonra da tutuklu kendi kiziyla cinsel iliskiye girmesi için zorlanmisti. Bazi erkek tutuklularin cinsel organlarina ince cam çubuklar sokulmus ve sonra da bu çubuklar organin içindeyken iskenceciler tarafindan kirilmisti. Erkek tutuklularin hayalarinin sikistirilmasi da çok kullanilan yöntemlerin biriydi. Bu iskenceler sonucunda çok sayida Filistinli tutukluda kalici sakatliklar meydana geldi. Çogunun cinsel fonksiyonlari sona erdi, görme ve isitme duyularini ve akli dengelerini yitirenler oldu. Bu fiziki iskencelerin yaninda psikolojik yöntemler de vardi. Siyasi tutuklular, kasten, Israil ordusuna çizme, kamuflaj agi, vb. malzeme imal etme islerine kosuluyorlar, reddettiklerinde fiziki yöntemlere basvuruluyordu.(3)
Sunday Times'in ortaya çikardigi bu vakalar, 1967-1977 yillari arasindaki iskence vakalariydi. Ilerleyen yillarda da Israil'in kutsal terörü ve kutsal iskencesi sürdü. Yalnizca 1987-1993 döneminde; Israil birlikleri tarafindan 1.283 Filistinli öldürülmüs, 130.472 tanesi hastaneye kaldirilacak derecede yaralanmis, 481 tanesi sürülmüs, 22.088 tanesi gözaltina alinmis, 2.533 ev mühürlenmistir. (4) Gözalti ve tutukluluk sirasinda kullanilan iskence yöntemlerinin hangi boyutlara vardigini bilmek de mümkün degildir.
Israil iskence gelenegi ile ilgili olarak en son 1995 Agustosunda ortaya bazi yeni bilgiler çikti. Emekli Albay ve tarihçi Mose Givati, "Çöl ve Alevlerin Içinde" adli kitabinda, 1948, 1956 ve 1967'deki Arap-Israil savaslarinda Israil ordusunun savas esirlerine inanilmaz iskenceler yaptigini yazdi. Buna göre, esir alinan Misirli askerlerin gözleri sigara ile oyulmus, cinsel organlari kesilerek agizlarina tikanmisti...
Burada önemli olan bir nokta var. Israil devlet aygiti, terör ve iskenceyi yalnizca pragmatik bir uygulama olarak degil, bunun da ötesinde kutsal bir misyon olarak görmektedir. Israil'in terörü, Livia Rokach'in ifadesiyle, "kutsal" bir terördür. Çünkü bu terör, yahudi dini kaynaklari tarafindan emredilir.
Terörün "kutsalligi"
Eski Ahit'in Tesniye kitabinda, 7. Bap söyle baslar:
"Allahin Rab, mülk olarak almak için gitmekte oldugun diyara seni götürecegi ve senin önünden çok milletleri, Hittileri ve Girgasileri ve Amorileri ve Kenanlilari ve Perizzileri ve Hivileri ve Yebusileri, senden daha büyük ve kuvvetli yedi milleti kovacagi; ve Allahin Rab onlari senin önünde ele verecegi ve sen onlari vuracagin zaman; onlari tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acimayacaksin ve onlarla hisimlik etmeyeceksin; kizini onun ogluna vermeyeceksin ve onun kizini ogluna almayacaksin... Çünkü sen Allahin Rabbe mukaddes bir kavimsin; Allahin Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendine has bir kavim olmak üzere seni seçti."
I. Samuel kitabi 15. Bap'in basinda ise su ayet yer alir:
"Ordularin Rabbi söyle diyor: Amalek'in Israil'e yaptigini, Misir'dan çiktigi zaman yolda ona karsi nasil durdugunu arayacagim. Simdi git, Amaleki vur ve onlarin herseylerini tamamen yok et ve onlari esirgeme ve erkekten kadina, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden esege kadar hepsini öldür."
Ayetlerde geçen Hittiler, Yebusiler, Amalekler gibi kavimler, M. Tevrat'in yazildigi dönemlerde Ortadogu'da bulunan toplumlardir. Bu nedenle bu ayetlere (ve M. Tevrat'in içindeki yüzlerce benzerlerine) göz atan pek çok kisi, tarihin derinliklerinde kalmis birer siddet olayinin hikayesini okudugunu sanabilir. Oysa gerçek böyle degildir... Israil'in "güvercin" siyasetçilerinden Amnon Rubinstein, su satirlari yaziyor:
"(Israilli radikallerin) kullandigi lisanda, günümüzdeki Araplar; Yebusiler'dir, Amalekler'dir ya da Kenan diyarinin Tevrat tarafindan lanetlenen yedi kavminden herhangi birisidir... Tesniye'de, 'geride hiç bir sey kalmayacak sekilde' Amalek'i yok etmek üzere verilen emir, dogrudan bugünkü Araplar'a yönelik olarak yorumlanmaktadir... Israil'in savaslari da bu çerçevede anlasilmakta ve bu savaslarda bu 'yeni Amalekler'e karsi insancil davranilmamasi gerektigi söylenmektedir. Haham Menachem M. Kasher, 1967 savasindan sonra yazdigi bir yazida, Tevrat'in 'onlari sizin önünüzden yavas yavas azaltacagini ve yurtlarina sizi yerlestirecegim' seklindeki ifadesinin, Israil'in Araplar'la olan iliskisini tarif ettigini yazmistir... Bar Ilan Üniversitesi'nden Haham Israel Hess, daha da ileri gitmis ve 'Tanri'nin Amaleklere karsi girisilen savasa bizzat katildigini' söylemistir. Israel Hess'in konuyla ilgili yazisinin basligi ise, 'Tevrat'in katliam emirleri'dir." (5)
Kisacasi, Israil kimligi olusturan en büyük faktör olan "dinci" ekol, Muharref Tevrat ayetlerini bu sekilde yorumlamakta, ve böylece Yahudi Devleti'nin uyguladigi teröre teolojik bir mesru temel olusturmaktadir. Iste bu nedenle terör ve Israil, birbirinden ayrilmaz iki parçadir. Yahudi Devleti, mevcut ideoloji ve kurumlariyla ayakta kaldikça, terörü mesru bir siyaset araci olarak görmeye devam edecektir.
"Gazap üzümleri"nin bombalariyla ambulans içinde parçalanan çocuklar, bu gerçegin ne ilk ne de son kurbanlaridir.